Powered by Blogger.
RSS

Flower Boy Next Door [Korean Drama]


Yine harika bir diziyi ardımda bıraktım çok hüzünlüyüm.
Bu ama tam bana göreydi öyle severek izledim anlatamam.
Yer yer anime gibi geldi bana, hatta Kimi ni Todoke izlediğim günlere döndüm Gok Do Mi'yi Sawako Kuronuma olarak gördüm.





Konusuna gelirsek;
Ko Dok Mi annesi ve babasını kaybetmiş, lise yıllarında büyükannesi ile yaşamış bir genç kızımız. Lise zamanlarında iftiraya uğradığından dolayı kendini eve hapsetmiştir. Dışarı gerekmedikçe çıkmaz, evden kitap editörlüğü yapar, kimse ile konuşmaz.
Onun lakabı 402'deki bayandır.
Karşı komşusu Han Tae-Joon'a platonik olarak aşıktır, bütün bir gün onun evini gizli gizli izler.


Tae-Joon yakışıklı olmasına rağmen bakarkör olduğu için rahattır taa ki, İspanyadan kardeşi Enrique Geum gelene kadar!

Enrique anında fark eder Gok Do Mi'yi ve efsane sahne gerçekleşir :)



Enrique oyun camiasının dahi çocuğudur. Karşısında bir röntgenciyi fark edince kapısına videoda görüldüğü üzere :) 
Karşıdaki kişinin evden çıkmayan garip bir kız olduğunu anlayınca onun fil terbiyecisi olmaya karar verir. 
Enrique'nin hayatına zorla dahil olması ile Gok Do Mi değişmeye başlar. Panda şapkalı çılgın adam hayatını değiştirir. 

Olaya yan komşuları gençler ve lisede onu satan arkadaşı eklenince daha bir eğlenceli oluyor tabii. 

Enrique Dok Mi'ye sürekli Ajumma diye sesleniyor, etrafında dolanıyor. 
Ajumma korecede orta yaşlı teyze demek, genelde otuzlarına gelmiş kadınlara deniyor (asjdk bende ajummayım artık). 
Kızımız ajumma olacak yaşta değil tabii. 

Ko Dok Mi dediğim gibi tam bir Sawako. İçe dönük, ağır, kırgın ve yalnız. 
Enrique onun tam tersi. Zıpır, eğlenceli ,komik, hiperaktif. 
Onun karakteri yaratılırken muhtemelen Bir Yaz Gecesi Rüyasındaki Puck'dan esinlenilmiş. Tam bir elemental peri özellikleri var adamda eheh



Enrique'nin bir özelliği de Ko Dok Mi'nin aklından geçenleri okuyormuşçasına onunla konuşması. Kız hiç konuşmazken cevap veriyor. 
Hatta bir yerde "ayh! çoook uzun bir sohbet etmiş gibiyim Ajumma" demişti :)


Yan dairedeki çocuklar ise ayrı alem, bir tanesi 3 yıldır ona aşık söyleyemiyor onu incitmek, dünyasını bozmak istemiyor. Onun hikayesi de üzücüydü. Her gün kapıya bırakılan süt kutusuna bir karikatür çiziyor adam ya. Kızımız da biriktiriyor onları her gün. Tabii kimin yazdığını bilmiyor. 



Enrique'nin gelişi ve Ko Dok Mi ile arasındaki ilişki gençleri de etkiler. Flowers Boy Next Door webtoon'u çizmeye başlarlar. Yan dairedeki tuhaf ve naif kızı çizerler. 








Bu yürüyen peluş, Dok Mi'nin liseden ona iftira atılmasına sebep olan kankası. Asıl amacı yan dairede yaşayan Oh Jin Rok, ama ona yanaşmak için kızımızı kullanma derdinde. 
Çıkarcı bencil bir hatun. Tam bir fareye benziyor eheh. Kendisi ikoncan olduğu için o karda kışta topuklularla geziniyor. 


Gudumiiiiiiiğ diyişi insanı delirtiyor evet! 
Hele Gudumiiiiiiiğ Gudumiiiiiiiğ Gudumiiiiiiiğ Gudumiiiiiiiğ demesi intihar sebebi.


Dizinin en komik ve saykosu günde dört saat uyuyan, simsiyah gözaltları ile gezen webtoon'un menejeri. 
Hele ramen yerken hali aynı ben :) Ramenimi kimse ile paylaşmam böyle biline!


Veee dizinin başrolü panda!
Bayıldım ya buna Yoon si Yoon zaten über tatlı, şirin bir adam, panda ile dövülerek sevilesi olmuş. 
Çılgın blog sahibeniz bu şapkadan aldı evet! :)

Panda demişken Panda dansını eklemesem olmaz. 



Çok aşırı sevimli ve eğlenceli bu kore dizisini kaçırmayın derim. 
16 bölüm o kadar akıcı ilerliyor ki bitince bitti miiiğ diye kalıyorsunuz. Benim kore dizilerindeki en hoşuma giden tür bu aslında. Çok dramı sevmiyorum, illa eğlenceli olacak. 





İyi Seyirler...

  • Digg
  • Del.icio.us
  • StumbleUpon
  • Reddit
  • RSS

Angel Eyes [Korean Drama]



Jo Jung Hee - Blue Bird(Angel Eyes OST)

Merhaba uzun zaman oldu yazmayalı.
Bu aralar ciddi anlamda kore dizilerine taktım. İki üç günde bir dizi bitiriyoruz.
Geçen 2014 yapımı Angel Eyes'i bitirdik.

Öncelikle söyleyeyim bu dizide içim çıktı. Çok ağladım, çok kızdım.
Eski türk filmlerini seviyorsanız, göz yaşı döküyorsanız onlarda doğru yerdesiniz.
Çok ağlayan biri değilimdir. Hele filmlere, dizilere ağlamam hiç -ki Babam ve Oğlum'un meşhur sahnesine kahkahalarla gülmüşümdür- ama bu koreliler beni ağlatabiliyorlar!
Annem ağlayan beni görünce bir şok oldu. Sonra diziyi bırakıp benimle dalga geçti eheh

Neyse dizimize dönersek, çoook muhteşem uhuuuu diyemeyeceğim. Çünkü keşke şöyle olmasaydı dediğim çok yer oldu. Ama bir yandan da çok sevdiğim yerleri de oldu.

İsmi hoşuma gittiği ve yeni bir yapım olduğu için hakkında yazılanlara falan bakmayıp başladım. İlk bölümü o denli güzel, sevimliydi ki bayılarak izledim.


Öncelikle genç Yoon Soo Wan ve Park Dong Joo harikalardı. Birbirlerine o kadar gitmişler ki, onları izlerken ister istemez sırıtıyorsunuz. Nam Ji Hyun ve Kang Ha-Neul ileride çok göreceğimiz genç oyuncular. İkisi de bu yaşta baya yapımda yer almışlar zaten. Nam Ji Hyun anladığım kadarıyla bir Kpop grubunda da yer almış. 

İkisinin de gülümsemesine hayran kadım. Böyle güzel gülünür mü arkadaş. Kız o kadar şirin ki saçma sapan davransa dahi kızamıyorsunuz. 

Şimdi konuya gelirsek Yoon Soo Wan annesi ile arabada tatile gidiyordur bir tünele girerler ve tünel çökmeye başlar. Yardım ekipleri gelir, o ekipte Park Dong Joo'nun babası onu arabadan çıkarır tam gidecekken Soo Wan'ı verir dönüp annesini çıkarmaya gider. Lakin patlama olur ve tünel çöker. 

Bu olaydan sonra Yoon Soo Wan kör olur, arkadaşıyla beraber eski evlerinde yaşarlar, babası bunalımda olduğu için eve çok gelmek istemez.

Yoon Soo Wan kör olmasına rağmen annesinin izinden gider gözlemevinde çalışır ve kör değilmişçesine yaşar. 

Park Dong Joo ise lise son sınıftadır çok başarılı bir öğrencidir. Annesi yemek yapar, Dong Joo sabah erken saatlerde evlere dağıtımını yapar. 
Yoon Soo Wan'ı çok beğenir onu gizli gizli izler. Onun defalarca yıldızlarla ilgili ezber yaptığını görür ve oda ezberler izlerken :) 
Bir gün okul ile beraber gözlemevine giderler orada Soo Wan'ı görür tam gidecekken kız döner geri geri gider. Dev ekranda yıldızların tanıtımını sevdiği kız yapacaktır (dizinin en güzel yeri burasıydı)
Soo Wan bir yerde tekler sinevizyonu değiştirmeyi unutur, ona gidip gizlice yardım eder. 
Konferans bitince kız teşekkür etmeden önünden çeker gider. 





Sonra ne yapar eder Park Dong Joo kızın gönlünü kazanmayı başarır. Annesi Jung Hwa ve küçük kardeşi Hye Joo ile tanıştırır ve artık Soo Wan aileden biri olur. Jung Hwa'yı kendi annesi gibi sever. 
Onların sıcaklıkları ile sarmalanır. Artık her gece "yarın umarım ölürüm" demekten vaz geçip "yarın umarım yaşarım" demeye başlar. Park Dong Joo sevdiği kız için her şeyi yapar, ona kitap okur, bungie jumping yaparler beraber, bisiklete binmeyi bile öğretir. 
Bundan sonrasını izleyin ve görün oralarda içim çıktı. 




Böyle mutlu olan insana bayılınmaz mı ya?
Sonra dizimiz bir sürü trajedinin ardından aradan 12 yıl geçmiş bir şekilde devam eder. 

Açıkçası diziye en büyük eleştirim 12 yıl sonrasını yine aynı oyuncularla yapabilirlerdi. 
Kang Ha Neul'un saçlarını kesip daha erkeksi bir hale soksalardı, Nam Ji Hyun'un saçlarını değiştirselerdi olmuştu. 
Ama gidip farklı, 30'lu yaşlarında olan oyuncular -asıl başrol- Ku Hye Sun ve Lee Sang-Yoon ile devam ettiler. 
Ha şöyle bir şey var onlarda harika oynadılar. Özellike nasıl Kang Ha Neul'un gülüşünü çok sevdiysem, Lee Sang-Yoon'un gülümsemesine de o kadar bayıldım. 
Zaten Park Dong Joo karakteri ciddi anlamda çok çok harika bir karakter. Böyle insan mı olur, mükemmel bir oğul, mükemmel bir abi, mükemmel bir aşık, mükemmel bir arkadaş, mükemmel bir doktor. 

Yoon Soo Wan ise dengesizin tekiydi hele sonlarda ciddi ciddi köprüden atasım geldi. İlk zamanlardaki hali ile sonraki hali arasında o denli uçurum var ki, tamam büyümüş değişmiş olabilir ama oturmamış kişiliği insanı bayıyor bir süre sonra. Hele o korkunç kıyafetleri ile daha bir gıcık oluyorsunuz. 12 yıl önce harika tatlı giyinen kız, felaket giyiniyor. Her bölümde o öyle mi giyinir, o ayakkabının hali ne, o ceket onunla olmuş mu diye diye bir hal oldum. 


Yoon Soo Wan'ın babası doktor Yoon Jae Boom ve Park Dong Joo arasındaki ilişki yine gözleri yaşartacak cinstendi. Çok spoiler olmasın diye anlatamıyorum çatlayacağım :)
Aşağıda da adam Fridevs Yöreoğlu gibi oluyor dedik ama ağlama şekli buymuş, normale döndü sonra.
Zaten babasını oynayan oyuncu dizilerin çilekeş aşkını yaşayamamış babası. Love Rain'de de yine bu tip bir baba olarak karşımıza çıkıyor adam üzüle üzüle bi hal oldu :)


 İkinci erkek Personal Taste, I Need Romance'lardan bilinen Kim Ji Suk.
Sevdiğim bir aktör ama gıcık olmadım değil. Dizinin sonunda ona da çok üzülüyorsunuz.
Adamın yalnız Dylan demesi beni öldürdü he. Dillllllllllllllllllııın!

Ve bir gelenek bozulmadı, dizilerde banyoda bunalıma girmiş düşünen baklavalı seksi adam triplerini gördük yine.


Bu bebiş felaket tatlıydı. Sürekli ağlaması olmasa tam yemelikti :))

İtfayeci takımını ve özellikle Park Dong Joo'nun kardeşi Hye Joo'ya bayıldım. 
Dizinin en tatlı kadını açık ara oydu. 


Dong Joo'nun marifeti. Adam Amerikadayken Soo Wan'ın her doğum gününde hediye almış biriktirmiş. Beğendiği şeyleri almış, bir sürü kayıt yapıp, mektup yazmış. Aaaa tamam böyle bir insan olmadığını varsayarak izledik.






Bu korelilerin birbirine söz verme olayı.


Olumsuzluklarına rağmen dizi gayet güzel, mekanlar ve Park Dong Joo karakteri için bile izlenir. Bu dizide çok ağladım, yeri geldi ay hasta olmuşum burnumu o yüzden çekiyorum triplerine girdim :)
Bundan sonra böyle dramlı izlemeyeceğim demiştim ama şimdi izlediğim dizi komik başladı feci drama bağladı ah bu koreliler!
Bir de özellikle 2014 dizilerinin görüntü ve çekim kalitesi çok çok iyi oldu. Dikkatimi çekiyor ciddi ciddi. Sadece mekanları için bile izletiyorlar.
Dizinin müzikleri de çok harika özellikle buraya eklediğim Blue Bird'e taktım ben. Onunla sizi bırakayım. 





İyi Seyirler...

  • Digg
  • Del.icio.us
  • StumbleUpon
  • Reddit
  • RSS

Kış Uykusu | Winter Sleep - Nuri Bilge Ceylan


Kış Uykusu ödül aldığında o denli mutlu oldum ki, gözlerin dolmuştu. 
Sonra tabii bu filmi izlemeliyim mutlaka dedim. Aslında bu tip filmleri izleyen biri değilimdir. Sanat filmlerinden sıkıldığım için muhtemelen filmi anlamam kesin diyerek gittim. 
Ama hayran olup, başım dönmüş bir şekilde -metafor değil- çıktım. 
Bundan sonra bütün Nuri Bilge Ceylan filmlerini tek tek izleyeceğim. 

Aslında yazmak bana düşmez diye buraya yazmayacaktım ama Akif Beki'nin yazısını okuyunca, o bile yarısında çıktığı, izlemediği film hakkında yazabiliyorsa yazayım artık dedim. 

Film bu aralar benim sürekli düşündüğüm bazı mevzulara o kadar açıklık getirdi ki, işte ya evet bu! diyerek çıktım. 


 Konu Kapadokya'da otel sahibi olan tiyatrocu, yazar Aydın bey'in kız kardeşi Necla (Demet Akbağ) ve karısı (Melisa Sözen) ile yaşamlarından bir kesit sunuyor.

Entelektüel birikimi olan, aydın insanların burjuva hayatlarına bir bakış atıyoruz. Hiç bilmedikleri hayatları eleştiren, tepeden bakan, sahte, maskelerin kuşanıldığı kaybolmuş hayatlar.

Özellikle insanların başkalarına yardım ederken takındıkları tavır benim kafamı son zamanlarda en çok kurcalayan konuydu.  O kadar net bir şekilde yüzüme çarptı ki, resmen cevap niteliğinde oldu bu film.

Yardım meleği olmak hoşunuza gidebilir, ama bu gerçekten melek olduğunuz anlamına gelmez.

Oyuncular üstün performansta rol yapmışlar. Ağır ilerleyen, bol dialoğu olan ve o tartışmalarda bir yerden sonra köşede oturmuş onları izliyormuşsunuz gibi olan bir havası var.

Sadece bir iki yer son derece rahatsız etti. Onlar da hayvanların oldukları sahneler ki hiç gerek olmayan bölümlerdi bence. İzlerken gerildim istemsizce ve hiç hoşuma gitmedi. Özellikle o atın bakışını hiç unutamayacağım.



Nejat İşler'i her gördüğüm sahnede gözlerim doldu. Paraları sayarken içim acıdı. 
Ama o rol tam onun üstüne yazılmış


Mekanlar, görüntüler tabii doğal olarak çok güzeldi. Yaz olmasına rağmen sinemada klima çalıştığı için donduk ve resmen oradaymışız gibi iliklerimize kadar üşüdük. 

Vizyondan kalkmadan mutlaka gidin izleyin. Ben şahsen bu filmin daha çok ödül almasını istiyorum. 

İyi Seyirler...


  • Digg
  • Del.icio.us
  • StumbleUpon
  • Reddit
  • RSS

Blue Is the Warmest Color / La Vie d'Adèle



Bir süredir merakla beklediğim bir filmdi. İlk olarak Lea Seydoux'un mavi saçlarından dolayı ilgimi çekmişti. 
Filme gelirsek genel olarak beğendiğimi söyleyebilirim. Hatta sonu o denli gerçekçiydi ki, baya baya üzdü beni. 


Konu Adele'in hikayesi. Ergenliği ve kadınlığa adım atarken lezbiyenliği ile tanışmasını, o sürede yaşadığı kafa karışıklıkları, bunalımları, yabancılık hissini anlatıyor. 

Adele ile dolaşıyor, onun hayatından bir kesiti yaşıyoruz. 

Film Adele'in okul yoluna düşmesiyle başlıyor. Son derece kendi halinde, içine kapanık, yargılayıcı bir arkadaş çevresinde yaşayan biri. 
Özellikle o arkadaşları çok sinir etti beni. O nasıl özel hayata karışmaktır arkadaşım size ne? 

Ondan hoşlanan bir çocukla görüşmeye başlar, seks yaparlar lakin Adele hiç mutlu değildir, bu daha çok bunalıma sokar onu. 
Bir gün karşıdan karşıya geçerken lezbiyen bir çift görür, mavi saçlı olanıyla küçük bir göz teması yaşar -ilk görüşte aşk denebilir buna- afallar bir anda. Kendini tatmin ederken hep o mavi saçlı kızı görür. 


Ve nihai son olarak erkek arkadaşından ayrılır, o sırada okulundan bir kız onu öpünce iyice emin olmaya başlar. Gay olan bir arkadaşıyla barlara takılır ve o mavi saçlı James Dean tavırlı Emma ile tanışır. Emma sanat öğrencisidir ve kısa sürede birbirlerine yakınlaşırlar. Adele Emma'ya değişik, komik ve sevimli gelir. Çevresindekilerden farklı, doğal ve komik tarzı onu direkt çeker. 



Sonra tabii malum sevişme sahneleri ile ilişkileri direkt olarak başlar. Öncelikle o sahneler olmalı mıydı, olmamalı mıydı o kısım tartışılıyor, lakin biri izlerken odama girseydi açıklayamazdım. Ama olmamalıydı da diyemem çünkü ne bekliyordunuz filmin başında uyarı yapılıyor, ayrıca kaç yaşında insanlarız. O sahneler aslında çiftin birbiri ile iletişimini ve ilişkilerinin yoğunluğunu gösteriyor. 

Adele ve Emma arasındaki sınıf farkı aslında filme ve ilişkilerine damgasını vuran şey. Asıl konu burada başlıyor. Emma burjuva bir aileden geliyor, evlerinde sürekli sanat konuşuluyor. Emma'nın ailesine yemeğe gittiklerinde çekinmeden ilişkilerini yaşıyorlar. Yemek olarak istiridye yeniyor, konuşulan konu hep sanat. Ayrıca Adele'in öğretmen olmak istemesine anlam veremiyorlar.

Adele'in ailesine geldiğimizde Emma'yı felsefe öğretmeni olarak tanıştırıyor, yemekte domates soslu makarna var ve babası ressamlığın meslek olduğuna inanmıyor. 

Bu sınıf farklılığı ortaya çıktıktan sonra Emma Adele'i bir cisme, şekle sokmaya çalışıyor, onu tam olarak kabullenemiyor. Adele ise onun sanat çevresine uyum sağlamaya çok gönüllü değil ki bence en güzel özelliği buydu. Çoğu kereler bir taraf bir ilişkide hep ayak uyduran taraf olamaya çalışınca yoruluyor, kendinden kaybediyor, kişiliğini yitiriyor. Adele ilişki sonrasında en azından istediği işini yaptı o şekilde ilerledi. 

O Emmanın arkadaşlarına verdikleri yemek zaten kırılma noktası resmen kızın her şeyi yapması, üstüne evi toplayıp, bulaşıkları yıkaması, Emma'nın ise içeride yatmış dergi okuması beni çileden çıkardı. Bu nedir ya hem ayakları üstünde dursun, daha sanat iç içe olan biri olsun diye iste sonra kızı köle gibi çalıştır. Çok sinir olmuştum oraya. 

Sonra ayrılık sahnesi beni benden aldı. Çok gerçekçi ve üzücüydü. Yine sınıf farklılıkları baş gösterdi, Emma'nın da muhtemelen yaptığı o aldatmayı Adele yapınca fahişe oldu. Kapıya konan kişi oldu. 


Ondan sonra Adele'in bunalımlı zamanları, öğretmenlik hayatı başlıyor. Artık yıllar geçmiş, ergen değil, ayakları üstünde duran genç bir kadın. Emma ile buluşur, tekrar birlikte olmayı ister, ama artık her şey değişmiştir. Emma aralarındaki farkı görmüş, rahat sanat yaşamını bırakmayı istemez. Malum Lise ile beraberdir, ağız dolusu ressamların birlikteliği ile söz edilen burjuva bir yaşamı vardır. Bir yanı Adele'i halen severken onunla olamaz. 

Filmin en vurucu yeri orasıydı. Resmen gözlerimin Adele ile birlikte dolduğu, bir kırık hissettiğim tarafı işte. 

Rahatça söyleyebilirim ki, eğer filmde o olay sevişme sahneleri olmasaydı, kadın ve erkek arasında geçseydi, resmen "ay aynı bizi anlatıyoor, çok üzüldüm ama kendimi de buldum" diye yılın filmi seçerdi bazıları. Ama lezbiyen olunca üstüne üstlük destursuz, pozisyon  pozisyon sevişince "ay bu ne be hiçbir şey anlamadım, iğrençti" demeleri gayet ironik geldi bana. 

Bir aşkı gayet yalın ve net bir şekilde özgürlüğün rengi mavi ile bezeyip önümüze sunmuş yönetmen. Ben bu filme kadar mavinin özgürlüğün rengi olduğunu hiç düşünmemiştim. Çok çok severim halbuki.

 Maviyi filmde her yerde görüyoruz, Adele'in erkek arkadaşından ayrılırken üstünde oturduğu bankta, Emma'da, LGBT yürüyüşündeki mavi dumanda, First Aid Kit'inde, sahilde, sergiye giderken giydiği kıyafette. Bir yerden sonra mavi her tarafta. 
En baş karakter mavi aslında. Sıcacık mavi, buz gibi mavi. 

Bana bir yandan da film Moonlight Sonata'yı çağırıştırdı. İlişkinin ilk başlarındaki o coşkuyu, sonra ayrılığı, ayrılıktan sonraki buhranı, yeniden olabilir miyiz umudunu ve nihai kabullenişin panoraması. 

Ve en sonunda Adele sergi salonundan tamamen bir kabullenişle ve tam anlamıyla büyümüşlükle çıkıyor. 



Yani 10 üzerinden rahat 8,5 veririm ve beğenenlere katılırım. 
Ödül alması gayet normalmiş. 
Oyunculuklar çok çok iyi, Adele Exarchopoulos o kadar doğal oynamış ki, oynadığı karakterin ruh haline direkt olarak girmiş. Oyuncuların bu filmde inanılmaz zorlandıklarını anlattıkları röportajları mevcut.  Lea Seydoux'da daha serseri görünebilmek adına James Dean, Marlon Brando filmleri izlemiş bol bol. Ve o havayı gayet layığıyla vermiş. Çok sevdim iki oyuncuyu da, bundan sonra takipte olacağım kendilerini.   

İnsana mavinin tonlarında bir üç saat yaşatan kırılgan bir film. Soundtracki'de sağlam, damgayı "I Follow Rivers" vuruyor. Hatta filmin en güzel ve kayıtsız sahnesi orası. 


Tumblrda gezerken Emma ve Adele'i yansıtan bu çizimleri görünce eklemeden edemedim. Hiçbir detayı atlamamışlar. 






İyi Seyirler...


  • Digg
  • Del.icio.us
  • StumbleUpon
  • Reddit
  • RSS